5 Temmuz 2010 Pazartesi

ADIGÜZEL...


Merhaba Arkadaşlar,

Aklıma yedek subaylık günlerimden bir anı geldi. Onu anlatmaya çalışayım. Ben askerliğimi 18 ay yaptım. Bunun 3 ayı Samsun Karatepe'deki Sahra Sıhhıye Okulunda eğitimde, 15 ayı da kurada çektiğim Diyarbakır Askeri Hastanesinde geçti. Kurada ayrıca Bursa ve Gelibolu Askeri Hastaneleri de vardı. Ben ilk kurayı çeken kişi olarak Diyarbakır'ı çektim ve bundan hiçte yüksünmedim. Atatürk'ümüzün bize emanet ettiği vatan topraklarının her tarafının yaşanması gereken yerler olduğunu düşünüyordum ve hala aynı fikirdeyim.

Acı, tatlı hatıralarım olan 7. Kolordu'ya bağlı Diyarbakır Askeri Hastanesinin etrafı ağaçlarla çevrili (adeta küçük bir koru gibi) güzel bir hastane idi. Ben Siirt ve Şırnak'tan, Adıyaman, Urfa'ya kadar hinterland'ı geniş bir bölgede tek askeri Kulak-Burun-Boğaz Uzmanı olarak, oldukça yoğun bir çalışma temposu içinde günlerimi geçirdim. Hastanede yardımcı sağlık personeli yetersiz sayıda olduğu için, benden öncekilerin bulduğu bir çözüm şekli vardı. Kıta hekimleri tarafından hastaneye tedavi amacıyla yollanan; akıllı, işten kaçmayan, verilen görevi hakkıyla yapabilecek askerleri, iyileştikten sonra hemen kıtasına yollamaz, biraz daha hastanede tutardık. Bunlara -ayak hastası- denirdi. Ayak hastaları bir nevi emireri gibi, bizlerin odalarını düzenler, gelen askerlere yardımcı olurlar getir-götür işlerini yaparlardı. Bize çok faydaları olurdu. Kıtalarındaki nöbet, eğitim, daha başka zor durumlardan bir süreliğine muaf olduklarından, bu durum onlar için de bulunmaz nimetti.

K.B.B. servisinde benden önceki kişinin yatırdığı bir ayak hastası vardı. Adı; Adıgüzel Ancın'dı. Sivas'lı olan Adıgüzel çalışkan, temiz kalpli, bir Anadolu delikanlısıydı. Aslında sapa sağlamdı. İnaktif (iyileşmiş) tek taraflı bir kr.otitis media'sı vardı. Kıtasına gitmesinde hiçbir sakınca yoktu. Ama dediğim gibi, bu konuda hem onun isteksizliği hem de bizim eleman gereksinimi içinde olmamız, onu geri yollamamı engelliyordu. Adıgüzel, bazı harfleri telaffuzda zorluk çekiyordu. Bana da "Salif Teğmenim" derdi.

Hastanenin bahçesinde yan tarafta ağaçlar içinde şirin bir kameriye vardı. Burada güzel havalarda bekar doktorlar, çay içer, sohbet ederdik. Aramıza muvazzaf subaylardan bazılarıda katılırdı. Bunlardan birisi de Radyolog Yarbay Dr. Nafiz abiydi. Nafiz abi akşamcıydı. Orduevinin bahçesinde havuz kenarında oturur, yemeğini yer, rakısını içerdi. (Yıllar sonra kendisine Bergama'da bir otelin lobisinde elinde viskisi ile rastladım. Tatlı sohbetine ve nüktelerine devam ediyordu,kulakları çınlasın)

Yedek Subaylığımın son ayında benle beraber iki arkadaş daha terhisimize az bir süre kala, biz artık gün sayarken "sizler artık gidiyorsunuz, bunu kutlamamız lâzım" diyen Nafiz abi sözlerini "hiç itiraz istemiyorum yarın akşam, kameriyede patlıcan kebap yenecek ve arslan sütü içilecek" diye tamamladı. Patlıcan kebap kolaydı, sık sık yiyorduk ama diğeri pek olacak şey değildi. Neyse emir büyük yerden diyerek hazırlıklar başlatıldı.

Ertesi gün sıcak ve durgun bir yaz akşamı, mesai bitiminden birkaç saat sonra, kameriye'de kimimiz salatayı dilimlemeye, kimimizde mangalı yelpazelemeye başladık. Nafiz abi de ustası olduğu patlıcan kebap pişirme işine girişmiş, tepsinin başında çalışıyordu. Tam o sırada, bir yakını için hastaneye ziyarete gelmiş ve dönmekte olan Kolordu'nun üst düzey komutanlarından birisinin bize doğru gelmekte olduğunu gördük. Adını veremiyeceğim komutan (artık hayatta değil) çok sevilen ve sayılan bir kişi idi. Ancak aniden ortaya çıkarak bize kötü bir süpriz yapmıştı. Bildiğimiz kadarıyla da yeşilaycıydı. "Eh, şu kebabın tadına bizde bakarız artık..." diyerek, aramıza oturdu. Hemen zulaya aldığımız arslan sütünü komutandan saklamayı başardık ama benim şeytanlığım tutmuştu. Yanıma çağırdığım Adıgüzel'e arka taraftaki mutfakta, bardakların yarısına kadar rakı doldurmasını, üstlerini de ayranla tamamlamasını söyledim. Komutanada sadece ayran dolu bardağı vermesini tembihledim. Biraz sonra ayran bardakları ile gelen Adıgüzel tepsiden, önce komutana ikramını yaptıktan sonra diğer ayran bardaklarını dağıttı. Herkes mütebessim, ayranını içmeye başladı ki, komutan bardağını masaya vurarak, ayıbettiniz çocuklar, bana bu saatten sonra bu meretimi içireceksiniz diye serzenişte bulundu. Tabii, kendisinden hemen özür diledik. O da çok olgun davranarak bizi yemeğe devam etmişti.

Komutan olayı büyütebilirdi, fakat böyle bir şey olmadı ama Adıgüzel cezasını çekti, ertesi gün taburcu ederek taburuna (kıtasına) yolladım.

Birkaç ay sonra onun da terhis olacağını biliyordum.



Dr. Salih Yurtbaşı,
5.07.2010 Mersin

.

Hiç yorum yok: